Hazreti Yavuz’u Sevmek Yürek İster

Mustafa Bozok Hazreti Yavuz’u Sevmek Yürek İster

Hazreti Yavuz’u Sevmek Yürek İster

Mustafa Uçar

“Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş,

Bir velî’ye bende olmak cümleden â’lâ imiş.”

………

Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470 tarihinde dünyaya gelmiş.1512-1520 yılları arasında hüküm sürmüştür…

Padişahlığı döneminde, Osmanlı topraklarını 2,5 kat arttırmıştır…

Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun´dur. Gülbahar Hatun Dulkadiroğulları beyliğindendir…

Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı…

Çok kitap okur, geceleri ibadetle geçirirdi.Yüce peygamberimize aşk derecesinde bağlı idi…ehli beyt’e, âlim ve evliyalara çok hürmet gösterirdi…

Çok mütevazi bir kişiliğe sahip olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı…

Bir gün oğlu Süleyman (kanuni) süslü elbiselerle karşısına çıkınca ona; “ anana giyecek bir şey bırakmamışsın oğul” demiş ve Süleyman o günden sonra sade kıyafetlerden başka bir şey giymemiştir…

Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkar hazineyi ağzına kadar doldurdu…

Devr-i Saltanatında, İpek yolu ve Baharat Yolu ele geçirilmiş ve Doğu ticareti Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altına girmiştir. Suriye, Filistin, Mısır, Lübnan ve Hicaz Osmanlı Devleti’ne katılmıştır…

Mısır Seferi sonucunda Halifelik makamı Osmanlı Devleti’ne geçmiştir. Doğu Akdeniz’de Osmanlı hakimiyeti altına girmiştir….

Hazreti Yavuz’un, tevazusuna ve kutsal beldelere olan muhabbet ve âdabına şu hadise çok güzel bir örnektir;

Suriye ve Mısır fethedildikten sonra, hâdimü’l-Haremeyn ünvanı Yavuz Sultan Selim’den itibaren Osmanlı padişahları için kullanılmaya başlanmıştır…

Sultan Selim bu ünvânı, bir rivayete göre 1516 Mercidâbık zaferinden sonra Halep’te büyük camide okunan hutbede, bir başka rivayete göre ise 1517 Ridâniye zaferinin ardından Kahire’ye girdikten sonra burada kılınan cuma namazı sırasında almıştır…

Bazı kaynaklarda yer alan rivayetlere göre, hutbede kendisinden “hâkimü’l-Haremeyn” diye bahseden hatibe, biz bu mübarek beldelerin sultanı değil ancak hizmetkârı olabiliriz demiş ve kendisine,”hâdimü’l-Haremeyn” yani Mekke ve Medine’nin hizmetkârı demesi için müdahale etmiş, bu şekilde anılınca göz yaşlarını tutamamış, namazdan sonra hatibe ihsan ve iltifatlarda bulunmuştur (Evliya Çelebi, X, 116, 124-125; Müneccimbaşı, III, 567; Hammer, IV, 196; Ahmed Râsim, II, 338)

Sultan Selim, halifeliği aldıktan sonra ilk iş olarak, Haremeyn halkına dağıtılmak üzere 200.000 altın ve külliyetli miktarda erzak yollamış, söz konusu altının surre-i hümâyun adıyla her yıl, ayrıca Memlükler’in gönderdiği sadaka-i Mısriyye’nin de (erzak) Hazîne-i Âmire hesabına mahsuben eskisi gibi yollanmasını emretmişti (Mir’âtü’l-Haremeyn, I, 677-678)…

YAVUZ’A AŞIK OLAN TÜRKMEN KIZI

Cihan padisahı Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine giderken, Şam yakınına otagını kurdurarak burada üç ay kadar kalmıştı. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padisahın çadırına gelerek, otagın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik işlerle meşgul olurmuş…

Yine bir sabah temizlik için geldiğinde, Sultan Selimi görmüş ve Türkmen güzelinin gönlü sultana düşmüştü…

Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmış genç kızın ve başlamış kalbi için için yanmaya…

Bir gün, gözü, hünkâr çadırının diregine ilişmiş. Direğin üst kısmına aşkın gücü ona, şöyle bir satır yazma cesareti vermiş:

“Seven insan neylesin”

Yavuz Sultan Selim, otagına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmis,” Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, almış eline kalemi şöyle bir satır da o düşmüş aynı direkteki dizenin altına…

“Hemen derdin söylesin”

Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktığında otağın direğine, sevincinden ağlamış, o küçücük kalbi heyecandan göğsüne sığmaz olmuş, yer de onun olmuş âdeta gök de…

Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı aşkta bulunmanın, ateşle oynamak, ateş girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmış. “Varsın olsun bu aşk, buna deger diye düşünmüş.” Aldığı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamış ama yine de içinde bir korku kurdu varmış ki genç güzelin, yüregini her gün diş diş,, burgu burgu kemiren…

Aşkın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüreğin imdadına yetişmiş derhâl. Bir satır daha yazmış aynı direğe..

“Ya korkarsa neylesin”

Yavuz sultan selim, akşam, çadıra döndüğünde, not düştüğü direkteki satır gelmiş aklına. Bakmış ve okumuş ki aşkın heyecanın ve korkunun karıştığı, tezat dolu sözcüklerin buluştuğu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karşısında…

Hemen o satırın altına bir mısra daha eklemiş, cihan padişahı:

“Hiç korkmasın söylesin”

Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları söyle dizilmis diregin üzerine:

“ Seven insan neylesin

Hemen derdin söylesin

Ya korkarsa neylesin

Hiç korkmasın söylesin”

Sabahın olmasını sabırla beklemiş padişah. Seher vakti sırdası Hasancan’ı çagırtmıs, derhâl bir emir vererek: “Biz dahi merak edip onu görmek isteriz tîz elden bu kızı huzura getirin.” Emir derhâl yerine getirilmiş ki Ahu gözlü, endamı hoş, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli…

Hünkârın emriyle derhâl bir düğün alayı tertip edilmiş. Eğlenceler, yemeler içmeler…

Düğünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülmüs, Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, saskına çevirmis herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme bozulmuş. Ahu gözlü Türkmen dilberinin ”Selim” diye çarpan saf ve küçük yüreği, bu büyük cihan sultanın aşkındaki sırrı kaldıramamıs ve birden duruvermis…

O çadırın direği, bu olayın canlı fakat ketum şahidi olmuş asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadıgı gibi o gencecik yürege, buna fani alemde bir çare de bulunamamış…

Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda derler ki: Koca hünkâr ağlamış ve Türkmen kızına yaptırdığı mezarın mermer taşına, şu dörtlügü kazdırarak, dünyaya, aşkın gücünün karşısındaki çaresizligini en güçlü orduları yenen koca hünkâr söyle haykırmış:

Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere:

“Gerçek aşkı şu Türkmen kızından öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.” der ve şu şiiri söyler :

Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek

Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek

Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

Gümümüz Türkçesi ile ;

“Bilmem ki gözlerime nasıl bir büyü yaptı felek

Gözümü kan içinde bırakıp, göz yaşımı artırdı felek

Arslanlar pençemin korkusundan tir tir titrerken

Beni bir gözleri ahuya esir etti felek…”

4 Ekim 2025

Ankara

Bu yazıyı paylaş:

Türk ve İslâm tarihi üzerine çeşitli araştırma çalışmaları olan yazar, Yozgat’ta dünyaya gelmiş eğitim yaşamına Ankara’da devam etmiştir. Lise yıllarında, Mamak Askeri Cezaevinde yatmakta olan Muhsin Yazıcıoğlu’nu ziyaret etmek suretiyle onunla tanışma bahtiyarlığına erişmiştir. Kara Kuvvetleri Astsubay Sınıf Okulu’ndan...