Anadolu’da İki̇ Devlet Kurup Büyük Bi̇r Medeni̇yet İnşa Eden Dört Mühi̇m Teşki̇lat
Mustafa Uçar
Dört sayısının özellikle islami anlamda özel bir yere sahip olduğunu görmekteyiz şöyle ki;
Dört Büyük Melek,
Dört Büyük Peygamber,
Dört Hak Kitap,
Dört İslam Halifesi (Çâr Yâr-ı Güzîn),
Dört Büyük Mezhep İmamı,
Dört Büyük Velî (Tarikat Kurucu Ve Feyiz Kaynağı; Şeyh Abdülkadir-i Geylânî, Şah-ı Nakşibend, Şeyh Ahmed er-Rifâî ve Şeyh İbrâhim Desûkî – Kaddesallahu Esrârahum)
Dört İslam Şehri (Müslümanlar İçin Kutsal Olan; Mekke, Medine, Kudüs ve Şam-ı Şerif)
……..
Halk arasında ‘Derin Devlet’ diye bilinen yapı (Ahlat Aklı-Aklî Devlet), Oğuz Kaan’dan beri var olan zinde ve dinamik olarak varlığını her dönem korumuştur…
Bu yapı özetle, bir takım unsurları koordine etmek suretiyle Devlet’i kurar geri çekilir, gerek sultanlara gerekse padişahlara, günümüzde ise siyasilere idareyi teslim eder…
Ne zaman ki Devlet yıkılma aşamasına geldi tekrar devreye girmek suretiyle, ya yeni bir Devlet kurar yada mevcut Devlet’i o günün şartlarına uygun bir biçimde yeniden dizayn ederek siyasilere vazifeyi tevdi eder…
Osmanlı’dan sonra Cumhuriyet’i kuranda Ahlat Aklı’dır, bu yapı kompleks ve paradoksal faaliyetler icra eden bir karaktere sahiptir. Bu nedenle teşkilatı nitelerken biz ona kısaca Ahlat Aklı-Aklî Devlet diyoruz …
Aklî Devlet (Ahlat Aklı), bu dört teşkilat ile Anadolu’da iki görkemli devlet kurmuş ve büyük bir medeniyet inşa etmiştir…
Sonuncusu Türkiye Cumhuriyeti’dir…
Cumhuriyetin kurulma biçimi diğerlerine göre çok daha farklıdır bu ayrı bir yazı konusudur…
………..
Anadolu’muzun İslamlaşması ve Türkleşmesinde, birbirinin ardılı olan iki büyük devletin kurulup, büyük bir medeniyetin inşa edilmesinde çok büyük emeği ve katkısı olan dört önemli teşkilat vardır bunlar; Abdâlân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm, Baciyân-ı Rûm ve Ahiyân-ı Rûm’dur…
………
ABDÂLÂN-I RÛM (ANADOLU ERENLERİ)
Rum Abdalları ya da Abdâlân-ı Rûm, Ahmed Yesevî sûfilik geleneğinin temsilcileri olan dervişlerin adıdır…
Abdâlân-ı Rûm aynı zamanda Anadolu’nun gezgin dervişleridir. Bazı tarihi kaynaklarda Horasan Erenleri namıyla zikredilen bu müstesna ve mutena zümrenin, bilhassa 14. yüzyılda mühim bir dini-ictimai rol oynadığı, Osmanlı Devleti’nin bu asrına ait tüm kaynaklarda Abdal veya Baba lakabını taşıyan ve ilk Osmanlı Hükümdarlarıyla savaşa katılan tahta kılıçlı, cezbeli ledünni ilme sahip bir kısım dervişlerdir….
Abdâlân-ı Rûm’un görevi, fethedilecek olan bölgeye askerlerden önce ulaşarak bölgedeki halkın gönlünü kazanmaya çalışmaktır…
Bu sebeple de gönüllü olan kişilere derviş anlamına gelen Abdal ya da Abdâlân-ı Rûm denmekteydi. Gönülleri kazanmanın yanı sıra Abdallar İslamiyet’in yayılmasında da büyük rol oynamışlardır…
Anadolu’da neredeyse köy köy dolaşan bu kutlu insanlar gittikleri her yerde birlik beraberliği ve insan sevgisini halka anlatmış onların gönüllerinde taht kurmuşlardır…
Abdâlân-ı Rûm un en meşhuru Yunus Emredir…
Anadolu Selçuklu Devleti, dini siyaset hususunda, Büyük Selçuklu Devleti’nin ananelerine sadık kalarak Sünniliği ve Hanefi mezhebini muhafaza etmesinde Abdâlân-ı Rûm büyük rol oynadı…
Devlet nüfuzu altındaki şehirler daima kuvvetli bir Sünni, hatta Hanefi muhiti olarak kaldı ; buralardaki medreseler ve 13´üncü asırda artık çoğalmaya başlayan bir takım tarikatlar umumiyetle bu temayülü muhafaza ve takviye ettiler…
Abdâlân-ı Rûm dervişlerinin yetişmesinde baş aktör olan İmam Suhreverdi, Tapduk Emre, Evhadüddin Kirmâni, İbn el-‘Arabi, Sadreddin-i Konevi, Mevlana ve Yunus Emre,Somuncu Baba,Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli gibi büyük sofilerin insanı merkeze koyan temayüllerini hüsn-i telakki eden bu serbest şehir muhıti, Yakın-Şark’ın o devirdeki sair İslam merkezleriyle mukayese edilemiyecek derecede taassubtan uzak olmakla beraber, Sünni şekillerini daima muhafaza etmiştir…
Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında devlet otoritesinin tesis edilmesinde Abdâlân-ı Rûm çok mühim vazifeler icra etmiştir…
O dönem gezgin dervişlerin (Abdâlân-ı Rûm) yetiştiği Anadolu şehirlerindeki en mühim tarikatler, Mevleviye, Rıfaiye, Halvetiye tarikatlarıdır. İsmini Mevlana Celaleddin Rumi’den alan Celaliye veya daha sonra daha çok kullanılan ismiyle- Mevleviye tarikatı, Mevlana’nın hayatında henüz tam tarikat şeklinde kurulmamış idi. En yüksek Aristokrasiden en fakir halk tabakalarına kadar, hatta Hıristiyanlar , Musevilerde dahil olmak üzere , etrafında birçok mürit toplayan Mevlana Celalettin Rumi’den sonra , halifeleri onun büyük şöhretinden istifade ederek muhtelif yerlerde zaviyeler açtılar , yavaş yavaş tarikatın zikir ve erkanı da teessüs etti…
GAZİYÂN-I RÛM (ALPERENLER)
Gaziyân-ı Rûm, savaşma görevi olan bir derviş topluluğudur. Bu topluluk Anadolu Selçuklular döneminden beri savaşlarda görevli olan dervişlerden oluşur. Bu topluluk her zaman din, millet ve vatan için savaşmaya ve canını feda etmeye hazırdır…
Bu seçkin insanlar, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çökmesi zamanında değil , daha ilk Anadolu fetihleri devrinde mevcut sosyal bir dayanışma müessesesiydi…
Türklerin İslam’ı kabul etmesinden önce de “kahraman , cengaver “ manasına gelen ve prenslere de verilen “Alp” ünvanı İslamiyet’ten sonra da – hatta Müslüman Türk Devletleri’nin resmi ünvanlarında bile – devam etmişti; fakat Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra, bazen onunla beraber, bazende yalnız başına dini mahiyetteki Gazi lakabını kullanmaya başlamıştır…
Din mücahitlerine verilen bu şerefli lakabın, Anadolu’da Danişmendiler sülalesinde ve daha bir takım uc beylikleri hükümdarlarında bir unvan olarak kullanıldığı görülüyor. İslam Devletleri ümerasına mahsus türlü türlü lakaplar taşıyan Anadolu Selçuklu ricali arasında nadiren uç beylikleri ümerasında daha çok Alp ünvanının kullanıldığına rastlıyoruz…
Anadolu’da 13. ve 14. yüzyılda Gazi ünvanına daha ziyade uç beylerinin isimlerinde rastlanmakta ve ne Orta Anadolu şehirlerinde, ne de uçlarda bu isim adı altında teşkilattan bahsedilmektedir…
On beş ve on altıncı asır Osmanlı tarihi kaynaklarında –mesela Aşık Paşazade’deki Gaziyân-ı Rûm tabiri gibi – tesadüf edilen bu isim yerine, daha ziyade Alp tabirine rast gelinmektedir. İlk Osmanlı kaynakları Osman Gazi maiyetindeki kumandanlarının birçoğunun ismine Alp lakabını ilave ettikleri gibi, 14. asrın ilk yarısında yaşayan maruf Türk şairi Aşık Paşa’da Alp yahut –bu Türk ananesinden gelen bu iftihar ünvanına sofiyane bir renkte vermek için – Alperen olmak için dokuz şartın lüzumundan bahsediyor…
Bunlar: “Kuvvetli yürek yani şecaat , pazu kuvveti , gayret , iyi bir at , hususi bir elbise , yay , iyi bir kılıç , süngü ,uygun arkadaş”
Öyle anlaşılıyor ki bu devirlerde, Batı Anadolu uçlarındaki Alpler teşkilatı , daha ziyade bir şehir teşkilatı mahiyetinde olup İslami ananelere dayanan Gaziler teşkilatından farklıdır , bilhassa eski Türk ananelerine bağlıdır…
Uç beyliklerinin asıl askeri kuvvetini teşkil eden ve milli ananeleri bozulmamış olan yarı göçebe Türkmen aşiretleri arasında bunun böyle olması pek tabii idi ; Uç beylerinin Gazi lakabını almaları ise ,onların artık şehir hayatına geçmiş ve az çok medrese etkisi altına girmiş olmalarından dolayıdır…
İşte Aşık Paşazede’nin pek de mahiyetini aydınlatmadan Gaziyanı Rum ismi altında anlatmak istediği zümre , şüphesiz bu Alp’lerdir. 16. Yüzyılda Safevi İmparatorluğunu kuran Şah İsmail, ordusunu teşkil eden ve kendisini yalnız siyasi ve askeri bir şef olarak değil, dini bir reis, daha doğrusu bir mürşit telakki eden Türkmen cengaverlerini Alpler değil Gaziler veya Sofiler diye zikretmektedir; fakat bu, iki asırlık uzun bir dini gelişmenin sonucudur…
BACİYÂN-I RÛM (ANADOLU BACILARI)
Türk-İslam toplum yapısında kadınlara medeniyetlerin gerçek kurucuları olarak müstesna bir yer ayrılmıştır. Âşıkpaşazâde’nin Baciyân-i Rûm olarak adlandırdığı zümre, Abdâlân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm ve Ahiyân-ı Rûm ile devletin dört temel direğinden biri olarak ifade edilir. Baciyân-ı Rûm sınıfının teşkilatlandırıcısı Fatma Bacı’dır…
Baciyân-ı Rûm’un ahî topluluklarının hanımları ve kızlarından oldukları gerçeğinden hareketle Hacı Bektaş Velî’nin manevi kızının Ahî Evran’ın eşi ve Evhadüddîn-i Kirmânî’nin kızı olan Fatma Bacı olduğu düşünülmüştür…
Ancak bu doğru değildir. Ahî Evran’ın eşi olan Fatma Bacı’nın da bâciyân-ı Rum’un önemli liderlerinden biri olduğu kesinse de Fatma Bacı, türbesi Konya’da bulunan Osmân-ı Rûmî’nin oğlu Ali Mücerred’in kızı ve Şeyh Edhem’in babası Muînüddin Halil’in kız kardeşidir…
O, ayrıca Ahmed Rifâî’nin kızı tarafından torunu ve Ahmed Bedevî’nin gelinidir. Fatma Bacı, Sultan Baypars’ı Mısır’da köle iken sultan olmasının meşru zeminini hazırlayanların başında yer alan Ahmed Bedevî’nin oğlu Şemseddin Ahmed ile evlenmiştir…
Hacı Bektaş Velî ile Ahmed Bedevî arasındaki ilişkiye dair Halvetî-Celvetî bir kaynak olan ve Aziz Mahmud Hüdayî tarafından kaleme alınan Vâkı’ât adlı eserde anlatılanların, vakfiyedeki bilgileri tasdikleyici mahiyette oluşu, Âşıkpaşazâde’nin kastettiği Fatma Bacı’nın Ahmed Bedevî’nin oğluyla evlenen ve aynı zamanda Ahmed Rifâî’nin de torunu olan kişi olduğunu kesinleştirir…
Ahmed Bedevî’nin tasavvufî anlayış bakımından Ahmed Rifâî’nin bir takipçisi olarak kabul edildiği de bilinmektedir…
Moğollar’ın özellikle ikinci ve asıl büyük istilasından sonra, Mısır’daki kölemenleri Eyyûbîler’in yerine sultan nasbeden Ahmed Bedevî’nin oğlunun Anadolu’ya gelerek Fatma Bacı’yla (Hatun) evlenmesi, önemli bir gelişmedir. Konya’nın tamamen İlhanlılar’ın güdümüne girdiği zamanlarda, uçlarda Kayırhan/Kır Bey’e bağlı kalabalık Türkmen topluluklarının Ertuğrul Gazi’nin oğlu Osman Gazi’nin etrafında toplanmalarında, bu evliliğin önemli bir yeri vardır…
Kalenderî-Haydarî ve daha sonra Bektaşiye olarak adlandırılacak olan ancak XVI. yüzyılın başlarına kadar Bâyezîdiye olarak mimlenen Horasan Melâmîliği ile Rifâiye ve Bedeviye’yi kendi şahsında birleştiren Fatma Bacı, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun dünyaya duyurulduğu yılda, Tokat’ta kendisine temlik edilmiş olan bazı köy ve çiftlikleri kocası Bedevîzâde Şemseddin Ahmed ile, yeğeni Şeyh Edhem b. Muînüddin Halil’in Bâyezîdiye Hankahı’na vakfetmiştir…
Fatma Bacı’nın Şemseddin Ahmed ile olan evliliğinden doğan Muînüddin Âdil Bey’in Ali adında bir oğlunun da Bâyezîdiye Hankahı’na vakıflar tahsis ettiği anlaşılmaktadır…
Âşıkpaşazâde, onun Hacı Bektaş Velî’nin mezarı üzerine bir türbe ve hankah yaptırıp postuna Abdal Mûsâ’yı oturttuğunu da yazar. Fatma Bacı adının Osmanlı Devleti’nin teşkilatlanmasında çok önemli bir rolü bulunur…
Yeniçeri Ocağı’nın pîri olarak Hacı Bektaş Velî’nin kabul edilmesi, tamamen Fatma Bacı ve temsil ettiği “bacılar birliği”nin eseridir. Devşirilmek üzere ailelerinden alınan çocukların “Türk’e verilmesi” geleneği, analar-bacılar tarafından yetiştirilen bu çocukların daha çocuk yaşlarından itibaren Hacı Bektaş Velî’nin ruhaniyeti ve ismiyle büyümeye başlamalarını sağlamıştır…
Bu bakımdan Hacı Bektaş evladından Timurtaş Dede’nin ve Mevlânâ soyundan Emîr Şah Dede’nin Yeniçeri Ocağı’nın teşekkülünde isimlerinin geçmesi doğaldır. Osmanlı tarihlerinde bu ocağın kurulması fikrini veren Mevlânâ Köse Rüstem’in de Tarsus’ta mütemekkin bulunan Salur boyuna mensup olduğu ve ailenin Selçuklu Devleti’nin büyük ulema aileleriyle irtibatlı olduğu anlaşılmıştır…
Buna göre, Yeniçeri Ocağı’nın kurulmasında Ebü’l-Leys Semerkandî, İmam Kudûrî, Abdülkerim Kuşeyrî, Ebü’l-Kasım Cürcânî ve Şehâbeddin Sühreverdî gibi ünlü mutasavvıf ve ulema ailelerinin soyundan gelenlerin, özellikle Emîr Mencik Baba ve Beyce Sultan’ın çok önemli bir rolü olmuş, adı geçen kişiler Anadolu’daki ilk Nakşibendî zaviyelerini bina ettirmişlerdir…
AHİYÂN-I RÛM (AHİLİK TEŞKİLATI)
Ahiyân-ı Rûm; ahilik teşkilatının diğer ismidir. Ahiyân-ı Rûm teşkilatının kökeni hem Orta Asya Türk geleneklerine hem de Arapların fütüvvet geleneğine dayanır. Anadolu Ahi Teşkilatı olarak bilinen Ahilik, Ahi Evran tarafından kurulmuştur. .
Hacı Bektaş Veli tavsiyesiyle kurulan Ahilik; bir esnaf dayanışma teşkilatıdır. Kökeni ilk olarak Horasan olsa da Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de Anadolu’da yaşayan Müslüman tebaanın ticaret, sanat, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerine katkıda bulunan, onları ekonomik anlamda ve ahlaki anlamda iyi şekilde yetiştirmeye çalışan, çalışma hayatında iyiliği ve doğruluğu esas alan bir örgütlenmedir. Kendisine ait kuralları ve kurulları bulunmaktadır…
Ahiyân-ı Rûm’un Görevleri
Ahilik teşkilatının ana görevi, ticari kuralları koymaktı. Farklı meslek gruplarına göre farklı kurallar vardır. Bu kurallara uymayan esnaflar cezalandırılırdı…
Bazı zamanlar meslekten men bile söz konusudur. Ahilik teşkilatına katılan tüm kişiler belli testlerden ve aşamalardan geçmektedir. Aşamalar hem dini alimliği hem de esnaflık becerisini geliştirmeye yöneliktir. Ahilik Teşkilatındaki aşamalar ise şu şekildedir:
Yiğit, Yamak, Çırak, Kalfa, Usta, Ahi, Halife, Şeyh, Şeyh-ül Meşayıh…
20 Ağustos 2025
Ankara
İlgili
Türk ve İslâm tarihi üzerine çeşitli araştırma çalışmaları olan yazar, Yozgat’ta dünyaya gelmiş eğitim yaşamına Ankara’da devam etmiştir. Lise yıllarında, Mamak Askeri Cezaevinde yatmakta olan Muhsin Yazıcıoğlu’nu ziyaret etmek suretiyle onunla tanışma bahtiyarlığına erişmiştir. Kara Kuvvetleri Astsubay Sınıf Okulu’ndan...


