Yesevice Yaşamak
Mustafa Uçar
“…ölüm, geride kalanların hikayesidir…”
Börükay
İnsanoğlu topraktan süzülen elementlerin ve gökten inen nefesin, çok muazzam bir terkibidir…
İnsanın bedeni, Dünya’da hayatta kalabilmesi adına;
Görünmez bağlarıyla havaya, suyun berraklığına ve toprağın sunduğu tüm yiyeceklere, ram kılınmıştır…
Ne var ki, yalnızca bu maddi üçlemeyle yetinen bir insan, biyolojik olarak canlı olsa da,
manen derin bir kış uykusundadır…
Beden, zamana ve mekâna bağlı bir kafes ise;
Ruh, O kafesin parmaklıkları arasına sığmayan, sonsuzluğa teşne bir kuş benzeridir…
Bu kafesi altın yemlerle beslemek dahi, bu kuşu uçmaya hazırlamaz…
Bedenimizi su ve ekmek (gıda) ayakta tutuyorsa, Ruhu ne besleyerek ayakta tutuyor?
Ruhun asıl vatanına duyduğu o dinmeyen hasret, hangi azıkla dindirilir?
Ruh, durağanlıkla değil; Somut eylemlerle hareket halindeki merhametle ve hayata dokunan “Gönül İşçiliğiyle” beslenir…
İşte ruhun göklerini açan o mukaddes sofralar;
Tefekkür, sanat ve hayret dünya’sıdır…
Bedenin dakikada defalarca ihtiyaç duyduğu oksijen ne ise, ruhun yaşam solunumu da, tefekkür de ve
estetiktedir…
Tefekkür;
Anlamsız bir bakıştan kurtulmuş olarak, Kâinata, yaratılışa ve kendi içine, hayret gözüyle bakabilme düsturudur…
Modern insan, bilginin çokluğunda boğulurken, estetiğin ve anlamın azlığından kurumaktadır…
Ruhun, Dünya’daki incitmelerden
ve kaba maddesellikten sıyrılması için, ilahi sanata muhtaçlığı vardır…
Yani güzel kelimelerin ve
renklerin güzellikleri gibi…
Bir şiir yazmaya çalışmak ve ya satır aralarında kaybolarak okumak, kelimelerin arkasındaki o muhteşem ahengi aramaktır…
Bir resim yapmak ve yapılmış bir tuvali izlemek, insanı kendi dar kalıplarından çıkarıp,Kâinatın renkleriyle buluşturarak, ruhu besler…
Bir tiyatro oyununa gitmek,
İnsan hikayelerine ayna tutmaktır…
Kulak verdiğimiz bir türkü ya da şarkı, kalbimizin tellerini titretiyorsa;
O ses aslında ruhun unuttuğu mukaddes vatanına duyduğu hasretin, bu Dünya’daki nidasıdır…
Ruh, bir kitap okurken ya da bir eser meydana getirmenin onurunu yaşarken, hakiki havasını solumuş olur…
Ruhun Ab-ı Hayatı,
Gönül Bağlarıdır, Vefa ve
muhabbet gibi…
Su, bedenin hararetini dindirerek,
Hücrelere hayat kazandırır…
Ruhun susuzluğunu giderecek olan,Yegâne ab-ı hayat ise,
Yukarıda değindiğim gibi,
Muhabbet, vefa ve dikey boyuttaki gönül köprüleridir…
Bencilliğin ve menfaatin kuraklaştırdığı bu ruhsuz çağda, Kalpten kalbe akan her saf duygu, ruhun damarlarına hayat suyu pompalar…
Bir dostu sadece sesiyle bile olsa aramak, evine misafir olup ziyaret etmek, tuhun hararetini alan buz gibi bir pınardır…
Bir dostla samimi bir sohbette bulunmak, dünya gürültüsünü dışarıda bırakmaktır…
Köklerin bereketine sığınarak, bir büyüğümüzü, bir kıymetlimizi ziyaret edip, onun dizinin dibine çökmek, geçmişle bağ kurmak ve içtenliğiyle hayır duasını almak, ruhun köklerini derinleştirir…
Zor zamanlarda birine bir teselli vermek, “Bu Dünya’da yalnız değilsin” demektir…
Bir işi azimle ve onurla başarmış olmak, ruha kendi cevherini hatırlatırken;
Kırgınlıkları bitirip bir barışı sağlamak, İlahi bir sıfatın,
Yeryüzündeki gölgesi olmaktır…
Hele ki, bir kötülüğü,
iyilikle yad etmek..;
İşte bu, nefsin intikam çığlıklarını susturup, Ruhu insan-ı kâmil ufkuna taşıyan,
Yesevice, en asil azıktır…
Ruhun hakiki yiyeceği;
Aktif merhamet, evrensel vicdan, şefkat, diğerkâmlık ve canlara dokunmaktadır..
Ruh, paylaştıkça ve bir başka canın acısıyla dertlendikçe, genişleyen bir deryadır…
Gönül İşçiliği ise;
Bir yetiştirme yurdunu ziyaret etmek, oradaki kimsesiz bir çocuğun yüzünde tebessüm olmak ya da bir yardımla hayatına dokunmak,Ruhun tadacağı, en lezzetli ve en saf rızıktır…
Yardıma ihtiyacı olanın yanı başında sessizce bitivermek,
bir yaşlıyı elinden tutup karşıdan karşıya geçirmek,
Ruhu bencil hırsların hapishanesinden özgürleştirir…
Kuşlara, Kedilere,
Köpeklere yiyecek verirken, aslında beslenen bu güzel canlılar değil, beslenen insanın kendi ruhudur…
Kumlara vurulmuş çaresiz bir balığı fark edip, onu incitmeden tekrar tutup suya atmak;
Varoluşun her zerresine duyulan, O mukaddes saygının zirvesidir…
Coğrafyalar ötesinde,
Suya ihtiyacı olan insanları temiz su pınarlarıyla buluşturmak, hem zahiri, hem batıni olarak,yeryüzüne hayat üflemektir…
Günaydın Öngörüsü ise;
Yeni Günün Eşiğinde,Ruhsal Uyanıştır…
Her sabah doğan Güneş,
Yalnızca karanlık geceyi değil,
İnsanın gaflet perdesini de aralamak için bir davettir…
“Günaydın” demek, sadece biyolojik bir uyanışın ve mekanik bir selamlaşmanın ifadesi değildir…
Hakiki “günaydın”,
Ruhun kendi özüne, vicdanına ve yaratıcısına, verdiği bir uyanış sözüdür…
Geleceğin Dünya’sına dair öngörüm şudur ki;
İnsanlık, maddi konforun ve
teknolojinin zirvesine ulaştığı halde, içsel bir buhranıın ve de
Korkunç bir yalnızlığın eşiğindedir…
Önümüzdeki asır, bedenini lüksle doyurup,Ruhunu aç bırakanların değildir;
Her sabah yeni bir güne uyanırken, kırları gezen,
toprağın ritmini hisseden, mutmain bir imanla ruhunu,
hizalayanların asrı olacaktır…
Yeni günün şafağında,hırslardan arınmış, kendini ve bir başkasını, mutlu etmek için, yola çıkmış bir duruş sergilemek, ruhun en büyük muzafferiyetidir…
Netice-i Kelam olarak,
Şunu diyebilirim ki;
Bedeni ayakta tutan rızıklar fanidir ve toprakta son bulur…
Ancak ki,
Ruhu ayakta tutan ve besleyen bu “Gönül İşleri” ise,bakidir ve dahi İnsanı ebediyete taşır…
Gözlerimizi her sabah, yeni bir güne açarken, sadece midemizin ve bedenimizin telaşına düşmememiz gerek…
Ruhumuzun da, bir şiire, bir dosta, bir yetimin gülüşüne, bir güvene, bir şad olmaya, kumlardan kurtarılacak bir balığa ve derin bir nefeslik içsel sessizliğe de, ihtiyacı olduğunu unutmamalı…
Biz hayatı ve dünya’daki diğer canları güzelleştirdikçe,
Ruhunuz da içeriden,
muazzam bir saray gibi,
harika inşa edilmiş olacaktır…
Ruhunuzun her daim Yesevi hikmetlerine teşne, kalbimizin uyanık, gönül divanımızın her daim,
bu asil eylemlerle mamur olması temennisiyle;
Kalbi uyanışlara vesile olacak tüm güzel sabahlara ve O büyük hakikat gününe, şimdiden gönül dolusu selamlar …
Kimse kimseyi kaybetmez,
Giden başkasını bulur ve kalan da kendisini…
Her yeni gün, Yesevice bir sevinç getire…
4 Ağustos 2026
Ankara
İlgili
Türk ve İslâm tarihi üzerine çeşitli araştırma çalışmaları olan yazar, Yozgat’ta dünyaya gelmiş eğitim yaşamına Ankara’da devam etmiştir. Lise yıllarında, Mamak Askeri Cezaevinde yatmakta olan Muhsin Yazıcıoğlu’nu ziyaret etmek suretiyle onunla tanışma bahtiyarlığına erişmiştir. Kara Kuvvetleri Astsubay Sınıf Okulu’ndan...



Yorum gönder